Herkese Masal

Ana Sayfam Yap Favorilerime Ekle

Sponsor Bağlantılar


Kategoriler





Sitemizde toplam 425 masal ve hikaye bulunmaktadır.

1 3 6 7 A B C Ç D E F G H İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z





Kategorisi - Masallar
Ekleyen - Admin
Eklenme Tarihi - 13.07.2008
2
5,0
Rating:10,0 yıldız
Görüntülenme: 2845

 Oy ver...


Peri Kızının Altın Bülbülü

Çok eskiden bir padişah yaşarmış… üç oğlu olan bu padişah, ülkesine çok büyük bir cami yaptırmış.



Cami öylesine göz alıcıymış ki yüksek minareleri uzak şehirlerden bile görülebiliyormuş.



Cuma günleri camiye gelenler arasında Hızır Dede de varmış, ama kimse bunun farkında değilmiş.



Gene bir Cuma namazından çıkılırken, Hızır Dede padişahın yanına yaklaşarak:



-Padişahım, ne güzel bir cami yaptırmışsın. Allah senden razı olsun. Ülkemize böylesine güzel ve büyük bir cami kazandırdın. Ama bir eksiği var!



Padişah, bu ak sakallı, nur yüzlü yaşlının ne demek istediğini anlamamış.



Sormuş:



- Söyle bakalım dede, caminin ne eksiği var?



Hızır Dede:



- Padişahım, Kafdağı’nın ardında bir altın bülbül var. Onu getirip caminin kubbesine koydurursan, eserin tamamlanır, demiş.



Padişah, tam soru sormaya hazırlanırken Hızır Dede, gözden kaybolmuş.



Padişah, bu ihtiyarın Hızır Dede olduğunu anlamış. Bir düşüncedir almış. Günlerce düşünüp taşınmış. Kafdağı’nın ardındaki bülbülü getirmenin çaresini aramış.



Padişahı böylesine düşünceli gören oğulları, bir fırsatını bulup babalarının yanına gelmişler.



En büyük oğlu:



- babacığım, neden böyle düşüncelisiniz? Üçümüz de çok üzgünüz. Nedenini bize söyleyiniz. Belki bir çaresini buluruz.



Çocuklarının ilgisinden hoşnut olan padişah:



- Benim derdimle ilgilendiğiniz için teşekkür ederim çocuklarım. O halde ben de size derdimi anlatayım. Kafdağının ardında bir Altın Bülbül varmış. Onu ülkemize getirmek, yaptırdığım caminin kubbesine koydurtmak isterim. Ancak onu nasıl elde edeceğimi bilemiyorum…



Bunun üzerine , padişahın en küçük oğlu sözü alarak:



- Babacığım, siz üzülmeyin. Bize izin verin de gidip Altın Bülbül’ü getirelim!



Padişah:



- Bu sandığınız kadar kolay bir iş değil oğullarım. Şimdiye kadar Kafdağı’nın ardına gidip de geri dönen olmadı. Siz oralara gidip kolayca dönebileceğinizi mi sanıyorsunuz?



Küçük oğlan atılmış:



- Siz üzülmeyin babacığım. Bize izin verin yeter. Biz Altın Bülbül’ü elde eder, ülkemize sağlıcakla döneriz, demiş.



Padişah, oğullarına izin vermiş.



Üç kardeş, hazırlıklara başlamışlar. Demirden elbiseler, çarıklar yaptırmışlar. Ellerine demirden bastonlar almışlar.



Babalarının, annelerinin ellerini öpmüşler. Atlarına binip yola çıkmışlar.



Gitmişler, gitmişler, gitmişler…. Öğleyin bir pınar başında durmuşlar.



Burada yemek yemişler, pınardan su içmişler.



Sonra yeniden atlarına binmişler.



Bir süre sonra, önlerine üç yol çıkmış. Yollardan ikisi düz ve taşsızmış öbürü de bataklık…



Üç kardeş “Hangi yoldan gitsek?” diye arasında konuşurlarken, küçük oğlan:



- Her birimiz ayrı bir yola sapalım. Çünkü bu yollardan hangisinin Kafdağı’nın ardına vardığını bilemeyiz., diyerek düşüncesini açıklamış.



Büyük oğlan:



- Ben bataklık yoldan gitmem!



Ortanca oğlan:



- Ben de!



Küçük oğlan:



- Yapacak bir şey yok! Demiş. Siz üzülmeyin bataklık yoldan ben giderim. Haydi hoşça kalın! Demiş.



Küçük oğlan atını sürerek bataklık yola sürmüş. Büyük oğlan ve ortanca olan da yemyeşil ağaçların iki yanını sıraladığı diğer iki yola sapmışlar.



Üç kardeş yollarına devam ederlerken büyük oğlanla ortanca oğlanın yolları birleşmiş. Akşama kadar birlikte yol almışlar. Akşamleyin bir şehre varmışlar.



Bir hana yerleşip geceyi burada geçirmeye karar vermişler. Böylece yola devam etmekten vazgeçerek günlerce bu şehirde kalmışlar. Ellerindeki paralar bitmiş. Artık yola yeniden devam etme yürekliliğini de kendilerinde bulamıyorlarmış. Paraları tükendiği için demir elbiselerini, atlarını satmışlar. Bir süre sonra paraları yine bitmiş. Bu kez handa çalışmaya başlamışlar. Biri hancının uşağı, öteki de aşçının çırağı olmuş.



Küçük oğlan s, bataklık yolda binbir güçlükle yol alıyormuş. Derken, bir çeşme başında ak sakallı nur yüzlü bir yaşlıyla karşılaşmış. Onun Hızır Dede olduğunu hemen anlamış. Saygıyla selam vermiş ve atından inmiş.



Hızır Dede:



- Anlat bakalım oğlum, nereden gelip nereye gidersin?



Küçük oğlan:



-Altın Bülbül’ü almak için Kafdağının ardına gidiyorum, Hızır Dede, demiş.



Hızır Dede karşılık vermiş:



- Oğlum, Kafdağının yolu çok uzundur. Geçit vermeyen dağlar, dikenli çalılarla çevrilidir. Her yerde devler vardır. Bence sarayına geri dön.



Küçük oğlan:



- Geri dönmem, demiş babam o Altın Bülbül’ü yaptırdığı caminin kubbesine koyamazsa, kederinden ölür. Babama söz verdim. Kafdağı’nın ardına ulaşacak, Altın Bülbül’ü yaptırdığı caminin kubbesine koyamazsa, kederinden ölür. Babama söz verdim. Kafdağının ardına ulaşacak, Altın Bülbül’ü babama götüreceğim.



Küçük oğlanın bu yanıtı Hızır Dedenin çok hoşuna gitmiş. Ona övgüler yağdırmış.



- Seni kutlarım, demiş. İşte mert delikanlı dediğin böyle olur. Gözü hiçbir şeyden korkmaz, güçlüklerden yılmaz ve amacından dönmez. Şimdi yanına yaklaş iyice.



Küçük oğlan Hızır Dede’ye yaklaşmış. Hızır Dede onun sırtını üç defa sıvazlamış.



- Yolun açık olsun oğlum, demiş.



Oğlan, Hızır Dede’nin elini öpüp atına atlamış, yola koyulmuş. Gece gündüz demeden ilerlemiş. Sonunda bir çöle varmış.



Görünürde ne bir köy, ne de bir pınar varmış. Küçük oğlan aç, susuz bir halde yoluna devam etmiş.



Küçük bir tepeyi aşmış, karşısına bir saray çıkmış. Bu saray, bir bahçe içindeymiş.



Bahçenin önünde bir çeşme varmış. Hemen atından inerek koşmuş. Bu çeşmeden kana kana su içmiş, elini yüzünü yıkamış.



Sonra sarayın dört yanını dolaşmış. Ancak kapıya benzer bir şey görememiş.



Ümitsiz bir durumda bir taşın üzerine oturmuş. Kendi kendine söylenmiş:



-Ah, açlıktan neredeyse öleceğim. Burada kimsecikler yok mu? Birden sarayın pencerelerinden biri açılmış. Güzel bir kız başını uzatmış:



- İnsanoğlu! İnsanoğlu! Diye seslenmiş, sana yiyecek veririm ama burası devin sarayıdır. Az sonra gelir, seni de yer, beni de…



Küçük oğlan:



- Önemli değil, demiş, sen bana yiyecek ver. Hiç değilse dev beni karnım tok iken yer.



Güzel kız içeri girmiş, çok geçmeden elinde yiyeceklerle bahçede görünmüş. Yiyecekleri oğlana vermiş, sonra da gözden kaybolmuş.



Oğlan, büyük bir iştahla yemeğini yemiş. Tam atına binip gitmeye hazırlanırken gök gürültüsü gibi sesler çıkararak, yeri göğü tozu dumana katarak gelen devi görmüş… Dev bir eliyle uçan kuşları yakalıyor, öteki eliyle yerdeki yılanları topluyormuş.



Oğlan hemen davranmış, atına atlamış. Kargısını eline alıp hayvanı deve doğru çevirmiş.



Dev, küçük oğlanı görünce bir kahkaha atarak:



- Buralarda ne işin var? Diye bağırmış.



Oğlan bağırarak karşılık vermiş:



- Kafdağı’nın ardına, Altın Bülbül’ü almaya gidiyorum’ yolum buraya düştü! Yasak mı?



Dev, öyle bir kahkaha atmış ki yeri göğü inletmiş.



- Elbette yasak! Buraya gelen senin gibi şaşkınları bir lokmada yutarım!



Oğlan haykırmış:



- Haydi beni bir lokmada yut da görelim! Der demez, atını dörtnala devin üzerine doğru sürmüş.



Koca dev, tozu dumana katarak oğlana doğru yürümüş.



Oğlan, deve iyice yaklaştığı sırada, elindeki demir bastonu bütün gücüyle fırlatmış.



Baston, devin tam kalbine saplanmış. Devin haykırışlarından kuşlar küme küme havalanmışlar.



Dev, sendelenmiş, küçük oğlana atılmak isterken, birdenbire yığılmış, cansız kalmış.



Oğlan, deve yaklaşmış. Bıçağını çıkararak devin kulaklarını kesmiş, heybesine koymuş.



Dönüp saraya doğru ilerlerken bahçenin önünde bekleyen güzel kızı görmüş.



Kız:



- Ne yiğit bir delikanlıymışsın! Yedi canlı devi bir vuruşta yıktın, demiş.



Bunun üzerine kız oğlanın hiç beklemediği yerden kapıyı açmış. Küçük oğlanla sarayın bahçesine girmişler.



Kız, hemen işten koyulmuş. Hazırladığı çeşit çeşit yiyeceklerle bir masa donatmış. İkisi de sofraya oturmuşlar. Önce karınlarını doyurmuşlar, sonra söyleşmeye başlamışlar.



- Söylesene yiğidim, nereden geldin, nereye gidersin?



Oğlan yanıt vermiş:



- Kafdağı’nın ardına gidiyorum. Oradaki Altın Bülbül’ü alıp babamın yaptırdığı caminin kubbesine koyacağım…



Güzel kız gülmüş:



- Kafdağı’na gitmek, gittikten sonra dönmek çok güçtür, demiş. Oraya gidip de dönen yok derler sekiz, dokuz canlı devler insanlara yol vermezler.



Oğlan:



- Ben yılmayacağım, demiş. Yedi canlı devi öldüren, dokuz canlısını da öldürür. Hem ben yorgunum. Bir döşek göster de yatayım…



Güzel kız kalkmış, oğlana yatacağı yeri göstermiş. Kendisi de odasına çekilmiş.



Sabahleyin güzel kız, oğlana kahvaltısını getirmiş.



Oğlan karnını güzelce doyurmuş, kıza teşekkür ederim. Seni hiç unutmayacağım. Bundan böyle, sen büyük ağabeyimin nişanlısı, benim de yengemsin. Dönüşte seni götüreceğim. Kal sağlıcakla, demiş.



Küçük oğlan yeniden yola koyulmuş. Gece gündüz demeden yol almış.



Bir süre sonra güzel kızın heybelerine koyduğu yiyecekler tükenmiş. Oğlan ne bir pınara ne de köye rastlamamış. Açlıktan ve susuzluktan gücü tükendiği bir sırada, başka bir sarayın önüne gelmiş.



Bu da, önceki gibi, çok büyük bir saraymış.



Sarayın kapısını ararken bir çeşme görmüş. Hemen koşmuş, su içmiş, elini yüzünü yıkamış.



Sonra bir taşın üzerine oturmuş. Kendi kendine:



- Allah’ım, demiş. Burada bana bir dilim ekmek verecek kimse yok mu? Açlıktan ayağa kalkacak gücüm kalmadı…



Derken saraydan bir kapı açılmış. Güler yüzlü bir kız görünmüş. Kız:



- Hoş geldin, demiş. Ben senin karnını doyururum. Ancak seni gizlemem gerek. Çünkü sekiz canlı dev az sonra gelir. seni görürse, ikimizi de yer…



Delikanlı gülerek:



- Sen bana yiyecek ver de gerisini düşünme, demiş.



Güler yüzlü güzel kız delikanlıyı içeriye almış. Çeşit çeşit yemekler sunmuş.



Karnını güzelce doyuran delikanlı tam yerinden kalkarken bir de ne görsün! Korkunç büyülükte bir dev, yeri göğü sarsan gürültüler çıkararak, tozu dumana katarak yaklaşıyor.



Güzel kız, tepsisini kaptığı gibi saraya kaçmış, kapıyı kapamış.



Delikanlı aceleyle atına atlamış. Demir bastonunu alarak atını o devin geldiği yöne doğru sürmüş.



Dev, saraya doğru yaklaşırken, uzaktan gelen delikanlıyı fark etmiş. Alaylı kahkahalar atarak gelmeye başlamış.



Delikanlı, korkusuzca atını deve doğru sürmüş. At, devin üzerine yıldırım gibi giderken, oğlan, demir bastonunu öyle bir savurmuş ki baston koca devin kafasının tam ortasına saplanmış.



Dev, kanları içinde yığılırken haykırıyor, yeri göğü inletiyor, oğlanı yakalamak için sağa sola saldırıyormuş.



Çok geçmeden, yayını eline alan delikanlı, devi zehirli ok yağmuruna tutmuş. Oklar, devin göğsüne, bacaklarına, kollarına, kafasına saplanmaya başlamış. Sonunda, koca dev can vermiş.



Küçük oğlan hemen atından inmiş, devin sağ kulağını kesip heybeye koymuş. Dönüp saraya gelmiş.



Olanları sarayın penceresinden izleyen güzel kız, delikanlıyı bahçede karşılaşmış. Ona:



- Ne yiğit bir delikanlıymışsın! Sekiz canlı devi bir vuruşta yıktın demiş.



Kız, delikanlının hiç beklemediği yerden kapı açmış. Küçük oğlanla sarayın bahçesine girmişler.



Kız, hemen işe koyulmuş. Hazırladığı çeşit çeşit yiyeceklerle bir masa donatmış. İkisi de sofraya oturmuşlar. Önce karınlarını doyurmuşlar, sonra söyleşmeye başlamışlar.



- Söylesene yiğidim, nereden geldin, nereye gidiyorsun?



Oğlan, yanıt vermiş:



- Kafdağı’nın ardına gidiyorum. Oradaki Altın Bülbül’ü alıp babamın yaptırdığı caminin kubbesine koyacağım…



Güzel kız gülmüş:



- Kafdağı’na gitmek, gittikten sonra dönmek çok güçtür, demiş. Oraya gidip de dönen yok derler. Dokuz canlı dev anası insanoğluna geçit vermez. Ona demir baston, ok işlemez. Bu devin yedi oğlu vardır. Yedi oğlan yedi kazan kaynatır. Dokuz canlı dev anasının memeleri o kadar büyüktür ki yerlere kadar uzanır. Eğer usulca yanına yaklaşıp memelerinden süt emersen, sana kötülük yapmaz. Yok, eğer bunu başaramazsan, kendini yok bilmiş bil!



Güzel kızın sözlerini dikkatle dinleyen delikanlı:



- Teşekkür güzel kız, bana bunları öğrettiğin için sana teşekkür ederim. Bundan sonra sen küçük ağabeyimin nişanlısı benim yengemsin. Haydi kal sağlıcakla! Dönüşte seni almaya geleceğim, demiş.



Yürekli delikanlı, yeniden yola koyulmuş. Bir süre sonra yüksek bir dağın eteklerine varmış. Bakmış ki, kocaman yedi kazan kaynıyor. Bir dev anası da, ağaçları kırıp kazanların altındaki ateşi besliyor. Yererden topladığı yılanları, çıyanları da aceleyle yutuyor…



Delikanlı sessizce atını bir ağaca bağlayıp, sürüne sürüne dev anasına yaklaşmış. İyice gizlenerek devin memelerinin yanına varmış. Birden memeyi kavramış, kana kana süt emmeye başlamış.



Bir insanoğlunun memelerini emdiğini anlayan dev anası, bundan çok hoşlanmış.



- insanoğlu, gel şöyle önüme! Sen korkusuz bir yiğide benziyorsun!..



delikanlı, dev anasının karşısına dikilmiş.



Dev anası:



- Bana görünmeden memelerimi emmeye başladın. Seni sevdim. Bundan böyle sen de benim çocuğum sayılırsın. Ama, şimdi gel seni gizleyeyim. Az sonra yedi oğlum döner. Seni burada görmesinler.



- Delikanlı, dev anasının arkasına gizlenmiş. Çok geçmeden dev anasının yedi oğlu gelmiş. Analarına:



- - Burada insanoğlu kokusu var, onu bulup da yiyelim, demiş.



Dev anası:



- Acele etmeyin, demiş. Bir insanoğlu gelip benim sütümü emerse, ona ne dersiniz?



Yedi oğlan:



- Kardeş deriz! Demişler.



O zaman, dev anası gizlediği delikanlıyı ortaya çıkarmış:



- İşte kardeşiniz! Demiş.



Dev anasının oğullarından biri:



- Kardeşimiz bizim yediklerimizi yiyemez, gidip ona koyun bulalım, demiş.



Yedi kardeş uzaklaşmış. Az sonra da, ellerinde üç koyunla geri dönmüşler.



Bir tanesi:



- Haydi kardeşim, bu koyunları pişir, karnını doyur!



Delikanlı, koyunlardan birini kesmiş, kaynayan kazanlardan birinin altında kızartmış. Karnını güzelce doyurmuş.



O gece delikanlı orada yatmış. Sabaha kadar iyice dinlenmiş.



Sabah olmuş. yedi dev kardeş “Allah’a ısmarladık” diyerek avlanmaya gitmişler. Delikanlı dev anası ile orada yalnız kalmış.



O zaman, dev anası:



- söyle delikanlı, sen kimsin? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Demiş.



Delikanlı:



- Ah anacığım, ben bir şehzadeyim. Padişah babam büyük bir cami yaptırdı. Kafdağının ardındaki Altın Bülbül’ü bu caminin kubbesine koymak istiyor. Bülbülü almak için Kafdağı’nın ardına gidiyorum.



Dev anası:



- Oğlum, oralara gitme. O yol güçlüklerle doludur. Geçit vermez dereler, göller, deniler var…



Delikanlı:



- Babama söz verdim anacığım, demiş. Ne olursa olsun yılmayacağım, altın Bülbülü ona götüreceğim.



Oğlanın kararından dönmeyeceğini anlayan dev anası:



- O halde iyi dinle, demiş. Söylediklerimi yaparsan, Kafdağı’nın ardına ulaşır, Altın Bülbül’ü elde edersin. Şu yoldan dümdüz yürüyünce deniz kenarına gideceksin. Oradaki mermer taşı kaldırırsın. Taşın altında bir gem bulacaksın. O gem alır, denizin suyuyla üç kez yıkarsın. O sırada dalgaların arasıdan bir deniz atı çıkacak. Gem, deniz atının ağzına takar, üstüne atlarsın. Deniz atı seni karşı kıyıya çıkarır. Orada başka bir mermer taş bulacaksın. Taşı kaldırır, gem altına gizler, gidersin… bir süre sonra önüne yeşil, bir de kırmızı ağaç çıkacak. İki ağaçtan da birer dal keser, yoluna devam edersin. Karşına biri yeşil diğeri kırmızı iki kapı çıkacak… Yeşil dalı yeşil kapıya, kırmızı dalı da kırmızı kapıya vurursun. Kapılar açılınca içeriye girersin… yolun dikenli çalılarla kaplı olcak, elin ayağın kanayacak. Sakın aldırış etme! Her çalıdan birer yaprak kopar: “Ne güzel bitki bunlar.” Diyerek cebine koyarsın.



Yolun dikenli çalılarla kaplı olacak, elin ayağın kanayacak. Sakın aldırış etme! Her çalıdan birer yaprak kopar: Ne güzel bitki bunlar! Diyerek cebine koyarsın. İlerde, suyu bulanık akan bir pınarla karşılaşacaksın. Sakın aldırma! “Ne berrak suymuş!” diyerek kana kna iç, elini yüzünü yıka. Sonra gene yola koyul. Az sonra bir arslan ve bir kaplanla karşılacaksın. Korkmadan yanlarına yaklaş. Kaplanın önündeki oyu arslana, arslanın önündeki eti de kaplana verirsin. Kaplanla arslan bir kenara çekilecek. Arkalarındaki kapıdan içeri girersin. Kapı, bir saraya açılır. Sarayda peri padişahının kızını uyur halde bulacaksın. Yatağının dört tarafında birer mum yanar. Altın Bülbül de başucunda durur. Mumların yerlerini değiştirir, Altın Bülbül’ü al ve gittiğin yollardan geri dön. Yolun açık şansın bol olsun.



Delikanlı, dev anasının sözlerini dinledikten sonra:



- Çok teşekkür ederim anacığım, demiş. Söylediklerini yapacak, dönüşümde sana uğrayacağım, demiş.



Delikanlı yeniden atına binmiş, yola koyulmuş. Beş ay boyunca yol almış. Sonunda deniz kıyısına varmış. Atını güvenli otlağa bırakmış, çevreyi gezinmeye başlamış.



Çok geçmeden dev anasının sözünü ettiği mermer taşı bulmuş. Taşı kaldırıp gem almış, deniz suyuyla üç kez yıkamış. Çok geçmeden sular kabarmış, dalgaların arasından kocaman bir deniz atı çıkmış. Delikanlı gemi deniz atının ağzına takmış, kendi de üzerine atlamış.



Deniz atı, delikanlıyı karşı kıyıya geçirmiş. Delikanlı deniz atından inince, gem orda bulduğu mermer taşın atına gizlemiş.



Deniz atı sulara gömülerek gözden kaybolmuş.



Delikanlı başlamış yürümeye... Derken karşısına bir yeşil ağaçla bir kırmızı ağaç çıkmış. İkisinden de birer dal keserek yola koyulmuş.



Bir süre sonra karşısına iki kapı çıkmış. Kapılardan biri yeşil, öteki kırmızıymış. Yeşil dalla yeşil kapıya, kırmızı dalla da kırmızı kapıya vurmuş. Kapılar açılmış. Delikanlı kapıdan içeri girmiş, dikenli çalılarla dolu yola girmiş. Çalılar elini ayağını yırtmış, üstü baş kan içinde kalmış. Her çalıdan birer yaprak koparmış, “Ne güzel bitkiler!” diyerek cebine atmış.



Yorgunluktan tükendiği, susadığı bir sırada bir pınar görmüş.



Bir de bakmış ki, pek bulanık bir suyu var. Yine de eğilmiş “Ne berrak su!” diyerek bol bol içmiş, elini yüzünü yıkamış.



Yoluna devam etmiş… bir süre sonra bir kaplan ve arslanla karşılaşmış. Korkusuzca yanlarına yaklaşmış. Kaplanın önündeki eti de kaplanın önüne vermiş. Kaplanla aslan kenara çekilmişler. Aralarındaki gizli kapı açılmış ve peri padişahının sarayı görünmüş.



Saray eşsiz bir güzellikteymiş. Değerli mücevherlerden yapıldığı için pırıl pırıl parlıyormuş.



Delikanlı sessizce ilerlemiş. Sarayın kapısından içeriye girmiş. Peri sultanının yatak odasını ararken ayaklarının dibinde siyah bir kedi belirmiş. Delikanlıya yol gösterircesine önden ilerleyerek açık bir kapıdan içeriye girmiş.



Delikanlı kediyi izlemiş, açık duran kapıdan içeriye girmiş.



Peri sultan mışıl mışıl uyuyormuş… Çevresinde dört büyük mum yanıyormuş. Altın Bülbül sultanın baş ucunda duruyormuş.



Delikanlı sessizce ilerleyerek mumların yerlerini değiştirmiş. Peri sultanın baş ucunda duran Altın Bülbül’ü almış. Odadan çıkmış. Tam bahçeye doğru ilerlerken Altın Bülbül acı acı ötmeye başlamaz mı?



Delikanlı ne yapacağını şaşırmış. Altın Bülbül’ü sıkıca tutarak başlamış koşmaya… kendini sarayın bahçesinden dışarıya atmış.



Bu sarayda bir gürültü kopmuş. Çok geçmeden Peri padişahının askerleri çevreye dağılmış.



Delikanlı koşuyor, sık sık arkasına bakıyormuş. Arslanla kaplanın yanına yaklaştığında, askerler bağırmışlar:



-Tutun şu oğlanı!



Arslanla kaplan yanıt vermişler.:



- Tutamayız. Çünkü o bize yardım etti. Yedi yıldır birimize et, birimize ot yediriyorsunuz. O, etle otun yerini değiştirdi. Biz iyiliğe karşılık kötülük yapmayız!



Delikanlı, arslanla kaplanın önünden geçmiş. Az sonra, pınara yaklaşmış. Askerler bağırmışlar:



- Bulanık pınar! Sularını bırak da yollar dolsun, şu oğlan boğulsun1



Pınar dile gelmiş:



- Sularımı bırakmam. Suyumu bulanık, diye hiç içmediniz. Oysa bu yiğit, “Ne berrak su!” diyerek kana kana içti, elini yüzünü yıkadı. Bu mert delikanlının yolu açık olsun!...



Delikanlı, pınarın önünden de kolayca geçmiş. Gittikçe askerlerden uzaklaşıyormuş.



Az sonra dikenli çalıların olduğu yola varmış.



Askerler, uzaktan seslenmişler:



- Dikenli çalılar! Yakalayın şu oğlanı!



Dikenli çalılar dile gelmişler:



- Dokunamayız ona. O, “Ne güzel yapraklar!” diyerek her birimizden birer yaprak alarak cebine koydu, gönlümüzü aldı. Oysa siz, buralardan avlanırken, “Dikenli çalı kökün kurusun!” diyerek bizi gücendirdiniz. Biz bu yiğide yol vereceğiz, demişler.



- Çalılar yere yatmışlar, delikanlının kolayca kaçmasına yardım etmişler. Askerler yaklaştığı zaman doğrularak onlara yol vermişler. Askerler oğlana yetişmek için çabalayınca, üstleri başları yırtılmış, elleri, ayakları kan içinde kalmış.



Askerler artık çok gerilerde kalmışlar. Delikanlı yeşil kapı ile kırmızı kapıya yaklaştığı sırada, gene bağırmışlar:



- Kırmızı kapı, yeşil kapı kapanın!



Kapılar dile gelerek:



- Kapanmayız! Demişler. Yedi sene bizi açmadınız. Dünya yüzü göremedik. Her yerimizi örümcekler kapladı. Oysa, bu yiğit bizleri açtı. Sanki yeniden doğduk. Bu yiğide kötülük yapamayız.



Delikanlı, kapılardan kolayca geçmiş. O geçtikten sonra kapılar kapanmışlar.



Delikanlı deniz kenarına gelmiş. Mermer taşın altındaki gemyi çıkarmış. Denizde üç defa yıkamış. Az sonra ortaya çıkan deniz atının ağzına gem takarak üstüne binmiş. Deniz atı delikanlıyı bir anda karşı kıyıya ulaştırıvermiş.



Attan inen delikanlı, gem oradaki mermer taşın altına saklamış. Sonra bir ağacın dibinde otlanmakta olan kendi atına atlamış, yola koyulmuş.



Bir süre sonra dokuz canlı dev anasının yanına varmış. Atından inip dev anasının memelerinden sütünü emmiş. Dev anası delikanlının geldiğini anlayarak:



- Hoş geldin oğul, demiş. Sağ salim dönüp geldiğine çok sevindim.



- Az sonra yedi dev kardeş gelmişler. Delikanlıyı görünce çok sevinmişler. Üç gün bıoyunca delikanlıyı konuk etmişler, karnını en güzel yiyeceklerle, içeceklerle doyurmuşlar.



Üç gün sonra delikanlı, onlara veda ederek yola çıkmış. Yedi dev kardeş, yırtıcı hayvanlar bir kötülük yapmasınlar diye delikanlıyla beraber gelmişler. Oğlan atla yol alıyor, dev kardeşler de onun yanından yürüyorlarmış.



Üç gün, üç gece yol aldıktan sonra, bir tepeye ulaşmışlar. O zaman, dev kardeşler:



- Bizim ülkemiz burada sona eriyor, demişler. Bundan ötesi senin işin. Yolun açık olsun kardeşim!.. demişler.



Delikanlı, onlara teşekkür ederek yoluna devam etmiş.



Aradan günler geçmiş, sekiz canlı devi öldürdüğü yere gelmiş.



Delikanlının geldiğini gören kız, sevinçle onu saraya almış. Birlikte yemek yemişler. Delikanlı başından geçenleri bir bir anlatmış.



Delikanlı o gece orada kalmış. Ertesi sabah, sarayda ne kadar değerli eşya varsa, toplayıp hayvanlara yüklemişler. Güzel kız da bir ata binmiş. Böylece yola koyulmuşlar.



Günler boyunca yol almışlar. Göllerden, ormanlardan geçmişler. Sonunda yedi canlı devin memleketine ulaşmışlar.



Oradaki güzel kız, gelenleri sarayın penceresinden görmüş. Hemen koşup onları karşılamış.



Hep birlikte yemek yemişler. Başlarından geçenleri birbirilerine anlatmışlar.



Ertesi sabah saraydaki bütün değerli eşyaları, mücevherleri alarak hep birlikte yola koyulmuşlar.



Gece gündüz durup dinlemeden yol almışlar. Sonunda delikanlının Hızır Dede’yle karşılaştığı çeşmenin başına varmışlar.



Delikanlı bir de bakmış ki, nur yüzlü, ak sakallı Hızır Dede çeşmenin başında… hemen atından inmiş, yanına giderek elini öpmüş.



Hızır Dede:



- Hoş geldin oğul, demiş, seni yeniden gördüğüm için çok sevindim. Anlat bakalım neler yaptın?



Delikanlı, başından geçenleri Hızır Dede’ye anlattıktan sonra, Altın Bülbül’ü göstermiş. Sonra da, büyük ağabeyi ile küçük ağabeyisinin nişanlılarını ona tanıtmış.



Kızlar, koşup Hızır Dede2nin ellerini öpmüşler, başlarına gelenleri anlatmışlar.



Delikanlı:



- Hızır Dede, demiş. Altın Bülbülü ağabeylerimin nişanlılarımı ve beraberimizde getirdiğimiz bu değerli malları sana emanet ediyorum. İzin ver de gidip kardeşlerimi bulayım.



Hızır Dede, delikanlının sırtını üç defa sıvazlamış. Delikanlı kardeşlerini bulmak üzere yola çıkmış.



Delikanlı, hızla uzaklaşıp gözden kaybolmuş. Atını bataklık yolda güçlükle sürmüş, derelerden tepelerden geçmiş. Bir süre sonra ağabeyleriyle ilk rastladıkları pınar başına gelmiş. Çok susadığı halde, zaman yitirmemek için atından inmemiş. Üç yol bir süre sonra öteki işlek yolla birleşmiş. Gene durmadan, dinlenmeden yol almış.



Akşama doğru bir şehre varmış. Şehirdeki hanın önünden atından inmiş. O sırada atını ahıra götürmek üzere yanına bir uşak gelmiş. Bir de ne görsün? Uşak büyük ağabeyi değimliymiş.? Hiç sesini çıkarmamış. Saçı ve sakalı uzadığı için ağabeyi onu tanıyamamış. Ağabeyinin üstü, başı yırtık, kir içindeymiş. Onun bu durumuna çok üzülmüş.



Delikanlı cebinden bir altın çıkararak:



-Bunu al, bana yemek getir. Üstü senin olsun! Demiş.



Ağabeyi, parayı alınca, gidip aşçı kardeşini bulmuş. Ona:



- Bizim hana bir yiğit geldi. Bana bir altın vererek yemek istedi. Paranın üstünü bana verdi. Zengin birine beziyor. Ona güzel yemeklerinden götür de, belki sana da para verir.



Ortanca oğlan, en güzel yemeklerden hazırlayarak tepsiye koymuş. Ağabeyi ile beraber hana gitmiş. Yemekleri küçük kardeşlerinin önüne koymuşlar.



Ortanca ağabeyinin kendisini tanımadığını anlayan delikanlı:



- Arkadaşlar, siz üzgün adamlara benziyorsunuz. Ben de üzgün bir adamım. Şöyle oturun da başınızdan geçenleri anlatın. Sonra da ben anlatacağım…



Bunun üzerine, küçük ağabey anlatmaya başlamış:



- Babam bir padişahtır. Bu da benim kardeşim. İkimiz şehzadeyiz. Bir de küçük kardeşimiz vardı. Babamız memlekette büyük bir cami yaptırdı. Bu caminin kubbesine Kafdağı’nın ardındaki Altın Bülbül’ü koymak istedi. Biz üç kardeş Altın Bülbül’ü bulmak için yola çıktık. Bir pınar başında karşımıza üç yol çıktı. Her birimiz bir yola saptık. Bu kardeşimle benim yolum birleşti. Biz bu şehre vardık. Paralarımız bitince elbiselerimizi, atlarımızı sattık. Sonunda ben uşak, kardeşim de aşçıya çırak oldu. Küçük kardeşimizin başına ne geldiğini bilemiyoruz, demiş.



Küçük oğlan, yerinden fırlamış:



- Ben küçük kardeşinizim! Demiş.



Üç kardeş kucaklaşarak sevinç gözyaşlarını dökmüşler.



Sonra, hep birlikte çarşıya çıkmışlar. Küçük kardeşleri bunlara birer kat elbise ve birer at satın almış.



Ertesi gün atlara binerek yola koyulmuşlar.



En küçük kardeş, yol boyunca ağabeylerine başından geçenleri anlatmış. O anlattıkça, ötekilerinin kıskançlıkları artıyormuş. Hele Altın Bülbül’ü ele geçirdiğini öğrenince, kıskançlıktan ne yapacaklarını şaşırmışlar.



Günlerce yol aldıktan sonra pınar başına varmışlar. Orada su içtikten, dinledikten sonra, bataklık yola saparak yeniden yola çıkmışlar. Sonunda Hızır Dede’nin yanına varmışlar.



Küçük oğlan, ağabeylerini Hızır Dede’ye ve ağabeylerinin nişanlılarına tanıtmış. Altın Bülbül’ü Hızır Dede’den almış. Kızların eşyalarını hayvanlarına yüklemişler. Sonra küçük oğlan Hızır Dede’nin ellerinden öpmüş. O da oğlanın arkasını üç kez sıvazlamış, Ağabeyleri Hızır Dede’nin elini öpmeyi unutarak atlarına binmişler. Onlar yola çıkarlarken, Hızır Dede, küçük oğlanın arkasından seslenmiş.



- Yiğit oğlum!.. Güle güle git! Allah yardımcın olsun…



Büyük kardeşle ortanca kardeş atlarını önden sürüyor, küçük kardeşleri de yengeleriyle arkadan izliyormuş.



Bir süre sonra büyük kardeş, ortanca kerdeşine demiş ki.



- Babamız, çok akıllı diye her zaman onu bizden çok severdi. Şimdi Altın Bülbül’ü onun getirdiğini öğrenirse, onu daha çok sevecek. Bizim hiç değerimiz kalmayacak… Hadi şunu bir uçuruma atalım?



Ortanca kardeş:



- sözlerin doğru ama onu öldürmek olmaz. Başka bir çare bulalım…



kısa bir süre sonra bir kuyunun başına varmışlar.



Küçük oğlan:



- Çok susadım, demiş, burada biraz duralım.



Ötekiler:



- Biz susamadık. İstersen seni kuyuya indirelim. Sonra yukarı çekeriz, demişler.



Üçü de bellerinden kuşaklarını çıkarmışlar, bir ucunu küçük oğlanın beline sarıp onu kuyuya indirmişler.



Büyük kardeş kuşağın ucunu tutuyormuş, birden ucunu yavaşça bırakmış. Arkasından:



- Ah, kuşak elimden kaydı! Diye bağırmış. Kızlar çığlık atmış. Ortanca kardeş sözde telaşlanmış.



Küçük oğlan, kuyunun dibinde ayakta duruyormuş. Ağabeylerinin amaçlarını hemen anlamış. Aşağıdan seslenmiş:



- Kötülük yapan kötülük bulur! Ben elbet bir yolunu bulup buradan çıkarım!



Küçük kardeşlerini orada bırakan iki ağabey, Altın Bülbül’ü de alarak nişanlıları ile yola çıkmışlar.



Altın Bülbül, sürekli öterken birden susmuş, hiç ötmez olmuş.



Bunlar, gece gündüz yol alarak ülkelerine varmışlar.



Babalarının ellerini öpmüşler. Altın Bülbül’ü ona vererek:



- Bülbül’ü Kafdağı’ndan biz getirdik.



Yedi canlı, sekiz canlı devin elinden bu kızları kurtararak nişanlandık demişler.



Padişah, Altın Bülbül’ün caminin kubbesine konulmasını emretmiş.



Sonra çocuklarına küçük oğlunun nerede olduğunu sormuş. Büyük olan:



- Bir pınar başında ondan ayrıldık. Her birimiz ayrı bir yola gittik. Ona ne olduğunu bilmiyoruz, demiş. Padişah, küçük oğlundan haber alamayınca, çok üzülmüş. Büyük oğlu ile ortanca yanından ayrılmışlar.



Aradan günler geçmiş, caminin kubbesindeki Altın Bülbül hiç ötmemiş.



Padişah bu duruma çok öfkeleniyor, nedenini anlayamıyormuş.



Aradan birkaç gün geçmiş.



Karanlık kuyuda kalan küçük oğlan, yiyecek bulamadığı için hep su içiyor, ölmemeye çalışıyormuş.



Tam kurtulmaktan ümidini kestiği bir sırada, kuyu başından bir ses işitmiş. Bir adamın aşağıya bakraç sallandırdığını görmüş.



Bakraç kuyuya indikten sonra, ona tutunmuş. Yavaş yavaş yukarıya çıkmış. Kuyu başındaki adam, ağırlaşan bakraçtan bir delikanlı çıktığını görünce, şaşırıp kalmış.



Oğlan, açlıktan ve havasızlıktan bitkin bir durumdaymış. Adam heybesinden yiyecek çıkararak oğlanın karnını doyurmuş.



Sonra oğlan başından geçenleri adama anlatmış.



Adam bir köylüymüş. Şehirden alışveriş edip köye dönerken susamış, su içmek, hayvanı sulamak için kuyuya bakraç sallandırmış.



Oğlan, köylünün atını satın almış. Yaşamını kurtardığı için ona teşekkür ederek yola koyulmuş.



Ülkesine vardığı sırada, bir koyun almış. Kuyunun derisini ve atini çobana bırakmış. Yalnızca işkembesini almış. İşkembeyi derenin kenarında güzelce yıkamış. Sonra da başına geçirmiş. Üstünü başını değiştir. Bir Keloğlan’a benzemiş.



Bir süre sonra şehre varmış. Bir hana giderek atını ahıra çektirmiş.



Hancıya:



- Ben bir Keloğlanım, demiş. Beni yanınıza uşak olarak alır mısınız?



Hancı:



- Alırım ama az para verebilirim, demiş.



- Ben para istemem, demiş. Karnımı doyur yeter!



Hancı oğlanın önerisine pek sevinmiş. O günden sonra oğlan handa uşaklık yapmış.



Bir gün, hancı hastalanıp yatağa düşmüş. Oğlan, gidip ona bir doktor getirmiş.



Doktor, hancıyı muayene ettikten sonra:



- Hancının iyileşmesi için padişahımızın yeni yaptırdığı caminin avlusundaki şadırvandan su getirip üç bardak içirmelisin. Hemen iyileşirsin.



Oğlan:



- Bundan kolay ne var? Ben şimdi gidip suyu getiririm.



Oğlan eline bir bakraç alarak camiye koşmuş. Şadırvandan su doldururken kubbedeki Altın Bülbül birden ötmeye başlamış. Oğlan cami kapısından çıkıncaya değin öyle güzel ötmüş ki tüm şehir halkı onun güzel sesine hayran olmuş. adamlar koşarak padişaha Altın Bülbül’ün öttüğünü haber vermişler. Padişah bu habere çok sevinmiş. Kendi kendine:



- Çok tuhaf, şimdiye kadar hiç ötmeyen Altın Bülbül, acaba neden ötmeye başladı? Yoksa, sevdiği birini mi gördü? Demiş.



Bu kuşkusu üzerine padişah, şehirdeki herkesi, Cuma günü caminin avlusundan geçirmeye karar vermiş.



Ertesi gün şehirde tellallar dolaşmış, padişahın emrini halka duyurmuşlar.



Cuma günü padişah camiye gitmiş. Dışarıda toplanan şehir halkı, birer birer avludan geçmeye başlamış.



Padişah, “Altın Bülbül ötecek.” Diye heyecanla bekliyormuş.



Tüm şehir halkı caminin avlusundan geçmiş, ancak Altın bülbül ötmemiş.



Padişah öfkeyle bağırmış:



- Her yeri araştırın1 caminin avlusundan geçmeyen biri kalmışsa buraya getirin!



Padişahın vezirleri, uşakları şehre dağılmışlar, her tarafı aramışlar.



Sonra padişaha gelerek:



- Buraya gelmemiş bir kişi var. O da, hancının uşağı Keloğlan.



Padişah:



- Onu buraya getirin! Demiş.



Uşaklar Keloğlan’ı getirmişler.



Keloğlan caminin avlusuna girer girmez, Altın Bülbül ötmeye başlamış. Öyle güzel ötüyormuş ki padişah bir anda her şeyi unutarak Altın Bülbül’ü dinlemeye koyulmuş.



Sonunda padişah, Keloğlan’a dönerek:



- Yaklaş Keloğlan! Demiş.



Oğlan, babasını görünce çok heyecanlanmış. Kendisini daha fazla gizlemeye gerek görmemiş. Koşmuş.



- Babacığım! Diyerek padişaha sarılmış.



Sesinden küçük oğlunu tanıyan padişah:



- Yavrum! Diyerek onu kucaklamış.



Oğlan başındaki işkembeyi çıkararak:



- Babacığım, izin verirseniz gidip temizleneyim, hancıya anahtarlarını vereyim de geleyim…



Halk baba oğlulun kavuşmasını gözyaşları içerisinde izlerken, padişah oğluna izin vermiş.



Oğlan hancıyla vedalaşmış, hamama gidip yıkanmış, saraydan gönderilen yeni elbiseleri giymiş.



Doğruca saraya gitmiş. Annesiyle uzun uzun hasret giderdikten sonra, padişah sormuş:



- Oğlum, anlat bakalım bunca zaman nerelerdeydin?



Küçük oğlan başlamış başından geçenleri anlatmaya…



Onlar konuşurlarken, Kafdağı’nın ardındaki peri padişahının kızı uyanmış. Bir de bakmış ki, mumların yeri değişmiş… Altın Bülbül de çalınmış…



Çok öfkelenmiş. Bağırıp çağırmaya başlamış.



Tüm peri kızları çevresine toplanmışlar. Onlara:



- Çabuk bana Altın bülbül2ü kimin çaldığını öğrenin! Diye emir vermiş.



Peri kızları, gidip sarayın bahçe kapınsa yakın bir yerde duran arslanla kaplana, bulanık suya, dikenli çalılara, kırmızı kapı ile yeşil kapıya sormuşlar. Sonra hemen dönüp Peri Sultan’ın yanına giderek:



- Altın bülbül’ü çalan bir şehzadeymiş. Dilerseniz gidip onu bulalım, demişler.



Peri Sultan:



- Hazırlanın, o padişahın ülkesine gideceğiz. Şehzade Altın Bülbül’ü nasıl kaçırdığını doğru anlatırsa, ne iyi… eğer yalan söylerse, o ülkeyi yakıp yıkacağız. Sarayı padişahın ve oğlunun başına yıkacağız!



Peri kızları tüm hazırlıkları yapmışlar. Sihirli aynadan Altın Bülbül’ün bulunduğu ülkeyi öğrenmişler. Beyaz bulutlara binerek uçup , padişahın ülkesine gelmişler.



Yere inip çadırlar kurmuşlar.



Padişah, Peri Sultan’ın mektubunu okuyunca, ürkmüş. Oğullarını çağırarak üçüne de sormuş:



- Altın Bülbül’ü Peri Sarayından hanginiz aldı?



En küçük oğlan, “Ben aldım.” Demek için hazırlanırken, büyük oğlan atılmış:



- Ben aldım babacığım, demiş.



Padişah:



- Öyleyse Peri Sultan seni bekliyor, git bakalım ne diyecek? Demiş.



Peri kızı, büyük şehzadeyi alıp Peri sulatanı’na götürmüş.



Peri sultan:



- Delikanlı, demiş, bana doğru yanıt ver. Altın Bülbül’ü sarayımdan sen mi çaldın?



Büyük şehzade:



- Evet sulatanım, diye yanıt vermiş.



Peri Sultan:



- Benim sarayıma gelirken yolda hiçbir şeyle karşılaşmadın mı, diye sormuş.



Şehzade:



- Hiçbir şeyle karşılaşmadım. Sarayınıza kolaylıkla girdim, Altın Bülbül’ü alıp döndüm, diye yanıt vermiş.



Onun bu yanıtına çok öfkelenen Peri Sultan:



- Yalan, diye bağırmış. Çabuk defol buradan. Yoksa kelleni uçururum. Altın Bülbül’ü kim aldıysa, o gelsin!



Büyük şehzade, peri kızı ile birlikte saraya dönmüş.



Peri kızı padişaha:



- Altın Bülbül’ü çalan bu oğlunuz değil, demiş. Sultanımız Altın Bülbül’ü getiren hangi oğlunuzsa, onu istiyor.



Büyük oğlunun yalan söylediğini öğrenen padişah, ona çok öfkelenmiş ama hiç belli etmemiş. Peri kızına:



- Kusura bakmayın. Altın Bülbül2ü getiren oğlumu şimdi öğreniriz…



Dönüp ortanca oğluyla küçük oğluna sormuş.



- Altın Bülbül’ü hanginiz getirdi?



En küçük şehzade tam “Ben getirdim.” Demeye hazırlanırken, bu kez de ortanca şehzade atılmış:



- Babacığım, peri sultanın sarayına ağabeyimle beraber girmiştik ama saraydan Altın Bülbül’ü ben almıştım… ağabeyim unutmuş olmalı…



Padişah:



- O halde git bakalım, demiş.



Ortanca şehzade ile peri kızı Peri Sultanın çadırına girmişler:



Peri Sultan:



- Altın Bülbül’ü sarayımdan sen mi aldın? Diye sormuş.



Ortanca şehzade:



- Evet sulatanım, diye yanıt vermiş.



Peri sultan:



- Peki, sarayıma gelirken yolda hiçbir şeyle karşılaşmadın mı? saraya çok kolay mı girdin?



Ortanca şehzade:



- Sarayınıza kolayca girdim. Altın Bülbül’ü alıp döndüm…



Onun bu yanıtı üzerine Peri Sulatan çok öfkelenmiş.



- Yalan söylüyorsun, demiş. Altın Bülbül’ü alan sen değilsin. Hemen git yoksa kafanı kestiririm. Altın Bülbül’ü alan kimse, o gelsin buraya!



Ortanca şehzade, korkuyla Peri Sulatanı’nın çadırından çıkmış. Peri kızı ile beraber saraya gelmişler. Peri kızı padişaha:



- Altın Bülbül’ü alan bu oğlunuz da değil. İki oğlunuz da yalan söylüyor. Sultanımız çok öfkelendi. Bülbül’ü getiren kimse onu istiyor.



Henüz çok oğlunun öyküsünü sonuna kadar dinleyemediği için, Altın bülbül’ü kimin getirdiğini öğrenememiş olan padişah, küçük oğluna dönerek.



- Oğlum, bir de sen git, demiş.



Küçük şehzade, babasının yanından çıkmış. Peri kızıyla birlikte Peri Sultan’ın çadırına gitmiş.



Peri Sultan bir şey sormaya zaman bulmadan, şehzade:



- sultanım, Altın Bülbül2ü sarayından buraya getiren benim. Yedi canlı devle sekiz canlı devi öldürüp kulaklarını kestim. Dokuz canlı devin memelerinden süt emdim.



Şehzade, cebinden devlerin kulaklarını çıkarıp yere atmış.



Peri Sultan:



Sana inandım, demiş. Ama, denizi nasıl aştın?



Küçük şehzade anlatmaya başlamış:



- Denizin kenarındaki mermer taşı kaldırdım. Altındaki gem denizde üç defa yıkadım. Dalgaların arasından bir deniz atı çıktı. Üzerine atlayıp karşı tarafa geçtim. Gem oradaki mermer taşın altına gizledim. Az yürüdüm. Önüme biri yeşil, öteki kırmızı iki kapı çıktı. Kırmızı dal ile kırmızı kapıya yeşil dal ile yeşil kapıya vurdum… diyerek başından geçenlerin hepsini anlatmış.



Şehzade sözlerini şöyle bitirmiş.



- Bütün bunları yaptığım için bana öfkelendinse bilesin, senden korkmuyorum!



Peri Sultan, gülerek karşılık vermiş:



- Öfkelenmedim, demiş. Tersine, doğru söylediğin, yiğit bir delikanlı olduğun için seni çok beğendim… Ama ben Altın Bülbül’üm olmadan yaşayamam. Eğer istersen eşin olurum?



Küçük şehzade çok sevinçliymiş:



- O halde gel, padişah babamın yanına gidelim, demiş.



Peri sultan peri kızlarına:



- Ben artık burada kalacağım, Kafdağı’na dönmeyeceğim.



Peri kızları çadırları toplayıp bir anda yok olmuşlar.



Peri Sultan’la küçük şehzade de saraya gidip padişaha çıkmışlar.



Küçük şehzade, Peri Sultan’ı babasına tanıtmış.



Peri Sultan:



- Padişahım, demiş, Altın Bülbül2ü sarayımdan alıp getiren yiğit, küçük oğlunuzdur. Öteki oğullarınız yalan söylediler.



Padişah:



- Altın Bülbül’ü küçük oğlumun getirdiğini anlamıştım, demiş. O caminin avlusuna girdiği zaman Altın bülbül’ün bir ötüşü vardı ki, anlatamam…



Sonra, küçük oğluna dönerek:



- Başından geçenleri anlatıyordun, demiş. Hızır Dede ile karşılaştıktan sonra neler oldu anlat bakalım…



Küçük şehzade, Hızır Dede’ye rastladığı andan ülkesine dönünceye kadar başından ne geçtiyse hepsini babasına anlatmış.



İşin aslını öğrenen padişah çok öfkelenmiş. Büyük oğlu ile ortanca oğlunu yanına getirtmiş:



- Kardeşinize yaptığınız kötülükleri öğrendim, demiş. Hem Altın Bülbül’ü biz getirdik diye, bana da, Peri Sultan’a da yalan söylediniz. Ben, öz kardeşini öldürmeye çalışan, babasına yalan söyleyen oğul istemiyorum. Şimdi ülkeyi terk edeceksiniz. Bundan sonra benim oğlum değilsiniz. Gidin, başka ülkelerde çalışarak yaşamınızı kazanın. Artık sizi görmek istemiyorum!



İki kardeş, ağlayarak saraydan ayrılmışlar.



Onların ardından padişah, küçük oğluna dönerek:



- Oğlum, ben artık yaşlandım. Sen, dürüst, çalışkan ve yürekli bir delikanlısın. Artık ülkenin padişahı sen olacaksın!



Sonra, Peri Sultan’a bakarak:



- Sultanım, seni oğlumla nişanlıyorum. Sen de bu ülkenin sultanı olacaksın. Hep birlikte mutlu olacağız.



Derhal düğün hazırlıklarına başlanmış. Küçük şehzade ve Peri Sultan’ın düğünleri kırk gün, kırk gece süren şenliklerle kutlanmış.



Yürekliliğinin, doğruluğunun ödülünü alan genç padişah, ülkesini çok iyi yönetmiş, güzel eşi Peri Sultan’la mutlu bir yaşam sürmüş.






Bu sayfay arkadana gnder.

e-Posta Adresin Arkadann e-Posta Adresi



Gelecei gren magazin haber portal >>> gece24.com | Magazin Haber Portal

Sponsor Balantlar


En ok Okunan Masallar

En Son Okunan Masallar

Reytingi Yksek Masallar

Rastgele Masallar

En ok Okunan Tekerlemeler

En ok Okunan Hikayeler

En ok Okunan Masallar

En Reytingli Tekerlemeler

En Reytingli Hikayeler

Anasayfa | Rastgele Masal | Top 100 | Sen De Gnder | letiim
banasiteyap.net herkesemasal.com © 2008 - 2013